11 Mayıs 2010 Salı

40 Renk Fotoğraf Projesi / Hindistan ‘’Mundan’’ Töreni




Hindistan’da çocuklara genelde birinci ya da üçüncü yaşlarında ‘’Mundan’’ töreni yapılır. Geleneklere uygun rituelleri uygulaması için bir rahip ve saçı traş etmesi için de bir berber çağrılır. Rahip kutsal ilahiler ve dualar eşliğinde saçın bir kısmını traş ettikten sonra berber saçın geri kalan kısmını traş eder ve başın arkasında bir saç kümesi bırakır. Traş edilen saç çoğunlukla Haridwar ve Varanasi gibi şehirlerde kutsal Ganj Nehri’ne bırakılır. Traş edilen baş derisini rahatlatmak ve kesikleri iyileştirmek için sandal ağacı ve zerdaçal karışımı bir hamur başa sürülür. Hindu inanışına göre doğumdaki saçlar kişinin mevcut geçmiş yaşamlarındaki istenmeyen özellikleri temsil eder. Yeni ve taze bir başlangıç yapması, geçmiş yaşamında istenmeyecek niteliklerden arınması ve özgürleşmesi için saçlar kazıtılır. Tıbbi olarak saçların kazıtılması hücrelerin uyarılmasını sağlayarak beyindeki kan dolaşımını arttırır. Kimileri ise saç traşının çocuğa daha uzun bir ömür sağlayacağına inanır.

9 Nisan 2010 Cuma

Emek Sineması ve Emektarları

Bu projeyi yapmayı aklıma koyduğumda aslında niyetim tüm sinema emektarlarını çekebilmekti. Demirören Alışveriş Merkezi inşaatı temeli atılmıştı, sinemanın izleyici sayısı düşmüştü ve sinemanın yakında kapanacağı korkusu başlamıştı. Gelişmeler çok hızlı oldu, projeyi istediğim şekilde bitiremeden sinema kepenklerini kapattı. Bu yüzden sinemanın diğer çekemediğim emektarları var. Yine de vefa ve minnet borcu olarak projeyi yayınlamak istedim. Yazıda geçmiş zaman kipini kullanmak gelmedi hiç içimden...
Alışveriş merkezlerinde açılan, salonları ve perdeleri küçük ama izleyici talebi büyük sinema komplekslerinden sonra Emek Sineması'nın izleyici sayısı düşmeye başladı. Film dağıtım şirketlerinin gişe hasılatı yapacak filmlerin oynayacağı sinema salonları ile ilgili tercihleri ise sayının daha da düşmesine sebep oldu. Bugün Beyoğlu'ndaki tüm sinemalar aynı tehlike ile karşı karşıyalar.

Yeşilçam Sokakta'ki bu sinema; barok ve Rokoko bezeli duvarları, 875 kişilik salonu, tarihi ve geçmişi ile diğer sinemalardan farklıdır. Sinema 1924 yılında ''Melek'' adıyla başlamış.Perdenin her iki yanında yer alan, Art Nouveau tarzı melek figürlerinden ismini alan sinemanın ilk sahipleri, o dönem İpek ve Sümer sinemalarının da sahipleri olan, A. Saltiel ile H. Artidi'ymiş. Daha sonra Emekli Sandığı'na geçen sinemayı 1958 yılına kadar İpekçi kardeşler işletmiş. Bu tarihte Emekli sandığı, sinemanın işletmesini alıp adını ''Emek'' olarak değiştirmiştir. 1969 yılında Turgut Demirağ'a geçen sinemanın işletmesini 1975 yılından beri 2006 yılında vefat eden İsmet Kurtuluş ve Süheyla Kurtuluş yaptı.

Sinema Müdürü Hikmet Dikmen 1956 senesinde askerden gelip Emek Sineması'nda yer gösterici olarak çalışmaya başlamış.(emek sinemasında çalışanlar yer göstericilerine kendi aralarında program şefi diyorlar)Hikmet Abi gece geç saatlere kadar sinemanın kapısında güler yüzüyle gelenleri karşılar, çıkan problemleri bir çırpıda çözmek isterdi. Hayatı sinemadır ve hatta Ahmet Tulgar'ın yayınlanan bir yazısında ''Emek Sineması sizin için ne ifade ediyor'' sorusuna ''Mukaddes bir yuva, muhabbetim benim. Üç evlilik yaptım ama Emek'ten vazgeçmedim, hiç ihanet etmedim'' diye yanıt verir. Karısı Naciye Hanım ise 10 yıldan uzun bir süre büfede çalışmış. İlk başlarda amacı sadece eşine yardım etmekmiş ama sinemaya o kadar alışmış ki bir daha kopamamış.


Sinemanın vazgeçilmezi patlamış mısırı Emek Sineması'nın eski işletmecisi Turgut Demirağ getirmiş Türkiye'ye. Onun öncesinde patates cipsi satılırmış. ''Festival seyircisi duyarlıdır patlamış mısırın paketinin açılma sesine, o yüzden pek almaz'' diyor Hikmet Abi.
Makinist Ömer Abdullah Bunlu Emek Sineması’nda 1979 yılından beri çalışıyor. Yıldız Film Stüdyoları kapandıktan sonra Emek sinemasının yaşlı makinisti Nihat Bey'in daveti üzerine buraya gelen Bunlu'ya bu tutkusu babasından geçmiş. "Babam çok severdi sinemayı. Bizi de götürürdü. Ben aslında bir sinema stüdyosunda çalışmak isterdim. Ancak stüdyolar bir bir kapanınca burada çalışmaya başladım." Atıf Yılmaz'a ve 'Amadeus'un yönetmeni Milos Forman'a hayran olan Bunlu, bir de 'Guguk Kuşu'nu unutamıyor. "Benim evde kendi arşivim var. Film fragmanlarım. Sonra Yıldız'ın patronu bana bir filmin kopyasını vermişti, onu da saklıyorum. 35 mm sinema makinesi var. 60 yılından beri film parçaları topluyorum. Fragmanlar belki 500 tane olmuştur, ayrıca film parçaları, üç kopya da film var." Kendi deyimiyle 'gözünü açmış bu işi görmüş' Bunlu, bu yüzden 'Bu işi yapmasaydınız, ne yapardınız?' sorusuna verecek yanıtı yok. Kaynak: Sema Uludağ/Radikal 1999


''Gone with the Wind'' filminin 70 mm'lik kopyasını gösterdikten sonra filmin Emek Sineması'nda 6 ay vizyonda kaldığını söylüyor Bunlu.

Film başlamış, makine odasından filmi izliyor diğer makinist Özcan Uzdu.


Emek sinemasının perde genişliği 10 x 10 metre. Beyazperde ihtişamlı iki perdenin açılmasından sonra belirir, öyle ki heyecanı arttıran bir hava oluşur. İlk adını aldığı melek figürlerinin yeri bugün boştur. Filmler salonun her yanından rahatlıkla izlenebilir. Sinema film gösterimleri dışında defalarca ödül törenlerine tanık olmuş, ünlü sinema oyucusu ve yönetmenini ağırlamıştır. Gişedeki Seval kadronun en gençlerinden, tüm çalışanların kızı gibi. Tutkun Sineması'na, sinemanın en son ve zor zamanlarında bile zehir gibi aklı ile ne yapılabiliri düşündü durdu. En eski gişe memurlarından Güner Hergül ise 25 yılı aşkın gişe memurluğu yapmış.Emek Sineması’nın fuayesi geniştir, hem alt hem üst salonunda büfesi vardır. Çayı demlemedir, frigo ve alaska satışı hala vardır ama koko çabuk bayatladığı için satılmaz.



Emek Sineması yıllarca Uluslararası Film Festivali'ne ve Filmekimi'ne gelen binlerce festival seyircisine ev sahipliği yaptı. Program şefi Murat Aldemir 20 yılını vermiş Emek Sineması'na, ''Tutkun olmayan yapamaz bu işi '' diyor.Çalışanları kadar meşhur ekose üniformalarını Emekli Sandığı 1963 yılında yaptırmış. Çalışanların ''Kızım''ı kapıda seyircileri karşılardı, ölene kadar o da sinemanın ayrılmaz bir parçası olmuştu.
1924 yılından beri hizmet veren ancak Beyoğlu'nun hızlı değişimi, sinema salonlarının içinde bulunduğu zor durum nedeniyle farklı bir yapılaşma içine giren Emek Sineması ve 30 yıldır sinemaya hizmet veren emektarları. Güleryüzlü, sıcakkanlı, işini severek yapan bu insanların hiçbiri artık bugün Emek Sineması'nda çalışmıyor. Ama Emek Sineması ile nostaljik bağları olan herkesin söylediği tek bir şey var: ''Akıllardaki Emek Sineması hep onlarla birlikte anılacak'' Ve umarım gösterilen çabalar sayesinde akıllardaki Emek Sineması kapanmayacak, sevdiğimiz emektarları ile birlikte yeniden kapılarını seyircisine açacak.

fotoğraflar© Ilgın Erarslan Yanmaz
daha fazla fotoğraf ve bilgi için http://www.ilgine.com/personal/category/view?id=43

4 Nisan 2010 Pazar

40 Renk Fotoğraf Projesi / Hindistan ''Yollarda''

''Yollarda''

daha fazla fotoğraf için http://www.ilginerarslanyanmaz.dphoto.com/#/album/994cdj/photo/2559451/



Yazının sonunda Hinduism Today editörü Acharya Palaniswami’nin, Hindistan trafiğini mizahi bir şekilde anlattığı makalesinde yer verdiği, yolların on kuralını maddeleyen tartışmalı ama eğlenceli bir metnini bulacaksınız. Vaktiniz olursa okumanızı öneririm. Tur liderimiz Teoman Cimit yolculuğumuzda bu maddelerden paragraflar okumuştu. Ben de dönüşte sıkıca araştırıp metnin orjinalini buldum. İngilizceden çevirisini yapan kardeşim Ayşe Erarslan’a çok teşekkür ediyorum.
Hindistan’daki 1 milyar üç yüz milyona ulaşmış nüfus 1998 verilerine göre 62,915 km’lik tren yolunda ve 3.319, 644 km’lik karayolunda durmadan yolculuk yapar. Çoğunlukla kendi ile birlikte işini, aşını, ailesini, ürününü de beraberinde götürür. Tekstil, tarım ürünleri, kimyasallar, madenler, hayvanlar da oradan oraya taşınır. Hal böyle olunca Hindistan’da ulaşımdan çok bence taşımacılıktan bahsetmek gerekir.
Hindistan’da trafik eski bir İngiliz sömürgesi olduğu için soldan akar. Bu ülkeye ilk gittiğimde taşımacılık ve ulaşım amaçlı bu kadar çok çeşit ve basitçe dizayn edilmiş aracı aynı anda trafikte görünce çok şaşırmıştım. Hele de bunca aracın aynı anda kornaya basarak, bildiğimiz tüm trafik kurallarını çiğneyerek ve neredeyse hiç çarpışmayarak vızır vızır yol almalarına inanamamıştım. Hindistan trafiği insanı allak bullak eder. Şoför sadece önüne bakar. Arkadakinin onu kornayla ikaz etmesini bekler yani dikiz aynası gereksizdir. Hatta otobüslerin ve kamyonların arkalarında büyük harflerle yazılmış “Horn Please”, “Blow Horn”, “Use dipper at night” gibi ifadeler vardır. Trafiğe kargaşa ve gürültü hakimdir. Karmaşık hatta kaotik olan bu yapıda sistem kendi kendini düzenlemiş. Ve sanırsam bu düzen hoşgörülü, güleç yüzlü, sakin, Hindu sabrına ve kültürüne sahip şoförler ve yayalar sayesinde oluşmuş. Araçlar ve insanlar birbirlerine çarpsalar bile hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar.
Araçlar yüklerinden fazlasını taşır; kamyonu, rikşası, otobüsü, motoru, treni fark etmez hepsinden yükler, insanlar, hayvanlar sarkar. Toplu taşıma araçları gündelik ihtiyacı karşılamaktan uzaktır, demodedir. Klimalı ve modern olanları ise zaten fakir olan halk için çoğunlukla lükstür.
Taşıtların hepsi gelinler gibi allanıp pullanıp, süslenmiştir. Rengarenk yazılarla; Şiva’nın, Vişnu’nun, Ganesha’nın motifleri ile bezenmiştir.
Bisiklet Rikşa (Bicycle Rikshaw) halk arasında “Saykıl’’ da 2 kişi rahatlıkla oturabilir. Yokuş yukarı yol gidildiğinde ya da yük çok ağır geldiğinde rikşacı pedal gücünden değil itme gücünden faydalanır. Rikşa sürücüsünün yolu biliyorum lafına turist olarak hiç güvenmeyin ama Hindistan’da kaybolmak neredeyse imkansız merak etmeyin.İnsanın önde koştuğu rikşalar ise Hindistan’da yasaklanmıştır.
Motorlu Rikşa (Auto-Rickshaw) halk arasında : “Oto“ basit motorsiklet motoru ile çalışan minik birer taksi gibidir. Küçük boyutları ile her yere girip çıkarlar, her türlü eşyayı taşırlar. Turistseniz çoğunda hint müzikleri eşliğinde ve dikiz aynasından sizi gözleyen 2 çift kara gözle son sürat yol alırsınız.
Motorlu Büyük Rikşa halk arasında Vikram diye adlandırılır 8 kişilik oturacak yeri bulunmasına karşın iyi bir yerleştirme ile 12 – 15 kadar bile yolcu alabilir. Genellikle şehirlerin uzak semtlerine ve bazen de komşu kasabalara kadar sefer yaparlar.
Taksilerin İngiliz zamanından kalma Ambassador marka olanlarından Tata - İndica olanına kadar çeşitli modelleri vardır. Bazı şehirlerde renk zorunluluğu olmakla birlikte çoğu şehirde özel araçlar taksicilik yapabilir.
Şehir içinde çalışan belediye otobüslerine her ne kadar binmek istesem de kalabalıktan inemeyeceğimi düşündüğümden cesaret edemedim.
Şehirlerarası otobüslerin“Ordinary Class” diye bir tipi vardır. Bunlar TATA marka kamyondan bozma eski otobüslerdir. Ben ilk Hindistan’a gidişimde bunlardan birine binmiştim; yıllardır bakım görmemiş gibi duran yollarda hoplaya zıplaya içimiz dışımıza çıkmıştı. Yataklı olan otobüslere içe hiç rastlamadım, umarım bir dahaki sefere.Yollarda ilk üç sırayı Suzuki, Hyundai ve Tata paylaşıyor. 1945 yılında kurulan Tata Motors Hindistan’ın en büyük şirketidir. Dünyanın dördüncü büyük kamyon ve ikinci büyük otobüs üreticisidir. 1954 yılından bu yana Hindistan yollarında  4 milyon adet Tata aracı bulunmaktadır.
Hindistan’daki demiryolu ağı Asya’nın en büyük, dünyanın ikinci en büyük ağıdır üç sınıfa ayrılır. A) Unreserved (rezervasyonsuz) sınıf: Rezervasyon yapılmayan halk sınıfı diyeceğimiz trenlerde ise ayakta duracak yer olmadığı gibi trene binmek ve inmek ise gerçekten imkansız gibidir. B) Sleeper (yataklı) sınıf: Kompartman sistemi yoktur, tüm koridorda ranzalı yatak sistemi vardır. C) Kendi içinde yine sınıflara ayrılan birinci mevkii: Klimalı ve çarşaflı yataklı kompartmanları bulunur. Tüm bunların dışında trenine göre de bir ayrım yapılmaktadır. Biz Shatabdi trenlerinin ‘’executive chair car’’ olanında yolculuk yaptık. Yol boyunca sıcak yemek, kuruyemiş, çay, dondurma, çerez servisi yapıldı ve klima gerçekten çalışıyordu, tabi ki yaklaşık 1020 rupi karşılığında. Jan Shatabdi ve Rajdhani Express diğerleridir. Ayrıca banliyö trenleri özellikle büyük şehirlerde ulaşımı sağlar.

Hindistan’da taşımacılık en ucuz maliyet hesabına dayanılarak insanlarla, develerle, öküzlerle, fillerle ve diğer binek hayvanları ile de yapılır. Büyük şehirlerde olsun, kırsal kesimde olsun ulaşımda bisiklet ve motorsiklet çok yaygındır.

İnekler ise belki de yolların keyfini süren tek canlıdır. Kutsal oldukları inancı ile etleri yenmediği gibi dokunulmazlıkları da vardır. İsterse yolun ortasında yatsın, isterse trafiğin tersine yol alsın; siz yolunuzu değiştirirsiniz ama onun rahatını bozmazsınız.



Kaynaklar:

http://www.hindistangezi.com/
‘’Hindistan’’ Bülent Demirdurak
‘’Namaste Hindistan’’ Özcan Yurdalan
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163392
http://www.ondokuzforum.net/showthread.php?t=40911



Hint yollarında seyahat ses, gösteri ve deneyimden oluşan neredeyse sanrısal bir iksirdir. Sıklıkla hem yürekler acısı, hem neşelendiren, bazen gülünç ama her zaman unutulmaz ve son derece tehlikelidir. Kullanıcıların çoğu, Bharat Otoyol Kodunun Rickshawsutra’ya dayalı bir sürümüne uyarlar. Bu kod yolun kurallarını on maddede özetleyen tartışmalı Sanskritçe bir metindir.

Madde I:
Ölümsüzlük varsayımı tüm seyahat edenlerde olmalıdır. Eğer ölüm korkutuyorsa evde kal. Hindistan dünyanın ilk toplu taşıma sistemine sahip olduğundan bu sistem “kitle yolları yönetir” olarak tanımlanır. Eğer daha büyüksen, başka hangi koşullar geçerli olursa olsun hakkı sana aittir.Ancak kaza halinde bu kural tersine döner ve kazaya karışan büyük aracın sürücüsü muhtemel suçludur ve yoldan geçenler tarafından yasa gerekli cezayı vermez korkusuyla çabukça dövülebilir.

Madde II:
Hint trafiği, Hint toplumu gibi, sıkı kast sistemi ile şekillendirilmiştir. Bu önceliğe her zaman itibar edilmelidir. Sırayla yol verilecekler:

İnekler, filler, ağır kamyonlar, otobüsler, resmi arabalar, develer, kamyonlar, bufalolar, cipler, öküz arabaları, özel otomobiller, motosikletler, scooterlar, binek arabaları, domuzlar, pedallı binek arabaları, keçiler, yük taşıyan bisikletler, el arabaları, yolcu taşıyan bisikletler, köpekler ve yayalar. 1992’de eklenen madde: Önde olan araba her harekette özgürdür. Arkadakiler ona boyun eğmek zorundadırlar.

Madde III:
Tüm tekerlekli araçlar şu kurala uygun sürülmelidir: Yavaş olmak tereddüt etmektir, frenlemek başarısız olmaktır, durmak bir yenilgidir.Bu sürücülerinin mantrasıdır. Bu kuralın gözetilmesinde her lisanslı sürücüden üc şey beklenir: iyi bir korna, iyi frenler ve iyi şans.

Madde IV:
Otomobillerde korna kullanımı (ayrıca sesli çamurluk ya da işitsel muska olarak bilinir) zorunludur. Kornayı bir dakikadan daha uzun bir süre dikkate almayan sürücüler hukuki olarak en geniş ölçüde cezalandırılır.

1. Kısa acil korna yalvarma belirtisidir, mesela köpekleri, binek arabalarını ve yayaları yoldan uzaklaştırmak gibi. Seni rahatlıkla görebilseler bile, en azından biraz bağırmazsan senin varlığını fark etmeyeceklerdir.
2. Uzun umutsuz korna üstünlük gösterir. Örneğin, doğru yaklaşan kamyona: "Ben duramayacak kadar hızlı gidiyorum, yavaşlamazsan ikimiz de öleceğiz.”
3. Tek korna şu anlama gelir: "Ben 870 milyon Hintli arasında tanıdığım birini gördüm”, ya da “Yolda bir kuş var ki bu hızda arabanın ön camından girebilir” ya da “Son iki dakikadır kornamı çalmadım”.
4. Aralıksız korna iki anlama gelebilir: A) Dikkatli, profesyonel bir soför yaklaşıyor. B) Sürücü yolu temizlemek için iki dakikadır kafası kornada uyukluyor.
Kamyonlar ve otobüslerde bütün kornalar aynı anlama gelir: “12,5 tonluk çok büyük uzun römorklu bir kamyonun kontrolü bende, yorgunum, gideceğim yere geç kaldım, ölümden korkmuyorum, durmaya niyetim yok. Akıllı ol”.

Madde V:
Kaza görürsen asla durma. Sadece birinci maddede belirtildigi gibi mağdurları yumruklamak için durabilirsin. Parçalanmış metal yığınının yanından geçerken “Bu karma” diye düşünerek üzüntünü göster ya da büyük bir çarpışmaysa “Bu truckma” diyerek. Bütün manevralardan, korna kullanımından ve engelleyici eylemlerden otomotiv kaynaklı adrenalin akışının bozulmaması için en son ana kadar kaçınılmalıdır.

Madde VI:
Emniyet kemeri olmaması durumunda (emniyet kemeri tanrı gibi Hindistan’da her yerde mevcuttur) arabadakiler kadife çiçeği tacı giymelidirler. Bu her an takılı tutulmalıdır. Varis noktasına gelindiğinde, ağlamaklı bir dua kaçınılmazdır. Kişinin en sevdiği tapınağa yapacağı bağış seçime kalmıştır.

Madde VII:
1. Yol hakları: Soldan trafiğe girişin önceliği vardır. Aynı zamanda sağdan ve ortadan da.
2. Dar yollardaki disiplin kuralları:Araçlar yolun yarısına kadar girebilirler. Beyaz çizgiler –eğer varlarsa- aracın yolun ortasından gitmesi için kullanılır. Eğer benzer şekilde giden araçlar yaklaşırsa, seni korkak bir yol savaşçısı yapmamaları ve merhametsizce en yakın çeltik arazisine götürmemeleri için pozisyonu son ana kadar değiştirme.

Madde VIII:
Hız: Araçların hızının kontrolü her köyün ve komünitinin sorumluluğundadır. İşaretler işe yaramadığından ve trafik mümkün olan en fazla hızda hareket ettiğinden, kontrol iyi planlanmış bir yol kayıtsızlığı tarafından yapılır. Saatte 80 kilometrelik bir yolun özenli bir şekilde her 25 yılda bir bakımı sağlanır ve saatte 40 kilometrelik bir anayol için bakıma hiç gerek duyulmaz.
Tek yönlü yuvarlak kavşak: Hindistan tek yönlü yuvarlak kavşakları tanımaz. Kavşakların ortasındaki göstermelik trafik adalarının trafik idaresiyle ilgili bir fonksiyonu yoktur.

Madde IX:
Sollama mecburidir. Her hareket halindeki araba diğer hareket halindeki arabayı sollamakla yükümlüdür. Daha önce sollama olup olmamasından veya acelenin olup olmamasından bağımsız olarak. Sollama uygun koşullarda yapılmalıdır, yaklaşmakta olan trafikte, kör virajlarda, kavşaklarda ve köy/şehir merkezlerinin ortasında. Kendi arabanla solladığın araba arasında iki inçten fazla mesafeye izin verilmemektedir, bisiklet ve yaya arasında ise iki milimetre. Eğer iki kamyon bir yolcu arabasını sollamaya kalkışırlarsa, diğer arabaların dar bir köprüde ve yol kenarında alacak bir kaza için beklemeleri ve sollama işlemlerine başlamaları tavsiye edilir.
Neticede kural şudur: Eğer bir araba diğerinin önündeyse, diğer arabaların onu sollamasını–ambulansların bile- şeritler arasında hünerli bir şekilde direksiyonu kırarak engellemelidir. Bu şekilde kimsenin bir Hintliyi geçemeyeceğini söyleyen eski gelenek korunmuş olur.

Madde X:
Sekizden fazla kişi tek koltuklu bir scootera binmemelidir. Ve bir trenin ya da otobüsün dışında oturan ya da sallanan yolcular hiçbir şekilde aracın içindeki koltuk sayısının iki katini aşmamalıdırlar. Dört veya daha fazla şeritli yollar, eğer yapılırlarsa, her on milde bir tek şeritli bir köprüden ya da ufak bir köyden geçmek zorundadırlar. Trafik görevlileri kolej seviyesinde en az 10 saatlik Kaos Teorisi ve hayvancılık bilgisine sahip olmalıdırlar. Gujarat eyaleti her türlü mizahi laf atmadan ve imadan muaftırlar, çünkü Hindistan’daki en iyi yollara sahiptir.

Hindistan’ın trafiği ülkenin ruhunu ortaya çıkarır. Hindistan cesaretlidir ve her türlü zorluğu asar. Yoğundur, anlaşılamayacak düzeyde karışıktır ve biraz da vahşidir. Çeviktir, toplu halde yaşar ve içine kapanık değildir. Özgürlüğü kanunlardan daha çok sever. Değerli kontrolün ara yollarında güveni tercih ederken o güvenin ruhsal oluşumdaki yüksek yolunu tehlikeye atar.




fotoğraflar© Ilgın Erarslan Yanmaz

26 Mart 2010 Cuma

''Namaste''

Hindistan’a ilk defa 2004 yılında gittim. Bolca video görüntüm olmasına karşın film makinamı bisikletli rikşada unutunca sadece 5 makara filmle döndüm. Geri geldiğimde bir daha gideceğime neredeyse emindim...

Hindistan keşfedilmeyi bekleyen yönleriyle defalarca çağırır sizi. Bu tezatlar ülkesi, ‘’Hindistan yavaştan kendini sevdirir.’’ (Mazhar’ın bu sözleri Teoman’ın sayesinde yolculuğun sloganı oldu) Biz oradayken Steve McCuryy’nin Haridwar’da olduğuna dair bilgiler ulaştı ve yanlış anımsamıyorsam 50 defadan fazla gelmişti bu topraklara.

Hindistan’ı ilk defa fotoğraflamak haz verici ve kolaydır. Her an, her insan ilginçtir, ışık ve renklere karşı koyamazsınız, gözünüz bayram eder... Ama göz alıştıkça iş zorlaşır, gözün yanında mantık, akıl, duygular da harekete geçer, fazla bilgi yorar. En azından benim için öyle oldu ve bu gidişimde aklım çok karıştı, tutuldum kaldım. Tutukluğumu her saniye deklanşöre basarak atmaya çalıştığımda ise yanlış bir şey yaptığım düşüncesine kapıldım. Yine de renklerin ve ışığın peşinde koşmaktan vazgeçmedim. Ama bir kararsızlık ve huzursuzluk bütün yolculuk boyunca yokladı her fotoğrafta. Hindistan’ı ve insanlarını anlayabilmek için kimi zaman bu gelgitlerin olumlu etkileri oldu. Ancak kimi zaman da fotoğraftan çok sadece olan bitene yoğunlaşmama sebep olduğu için de olumsuz etkileri... Hindistan’da hem etrafınızda yaşanananları anlayabilmek, algılayabilmek, hem de iyi fotoğrafı yakalayabilmek kolay değil bence. Benim gibi iki amacı aynı anda hedeflerseniz eksik kalan bir yanı mutlaka olacaktır. O yüzden Hindistan’ a üçüncü defa mutlaka gideceğim, bundan eminim...

40 Renk Fotoğraf Projesi’nin birinci rengi Hindistan yolculuğunda bize mükemmel bir şekilde rehberlik eden, koruyup kollayan, Hindistan’ın belki de en iyi yerli rehberi Sanjay’ı bulan, vegetable Teoman Cimit’e, mağarada büyük ekranında fotoğraflarını görüp ''aynı yerdeydik ama ben niye göremedim'' diye hayıflanıp durduğum, yolculuk boyunca açılarını ve ışığını takip ettiğimiz fotoğraf eğitmenimiz Ali Baba’ya, bu fikri oluşturan Koptur’a ve uyumlu, neşeli ve paylaşımcı ekibimize çok teşekkür ederim. http://www.dunyaninrenkleri.com/koptr/dr-hindistan-fotograf-2010.asp

Gezinin başından beri Hindistan fotoğraflarımı çeşitli konu başlıkları altında sunmak istedim. Dolayısıyla hem bilgileri toparlamak hem de fotoğrafları konumlandırmak biraz zaman alıyor. İlk seri Hindistan’daki taşıt ve insan ilişkisi üzerine olacak.

Şimdilik ‘’Anlamlar’’ serisindeki ilk fotoğrafım ‘’Namaste’’

Namaste: Hindistan’da dile, dine, etnik kökene bakılmaksızın her kapıyı açan sihirli sözcük. Namo saygı, Aste göstermek anlamına gelir. İki eli birleştirdiğinizde herşeyi kucakladığınız ve kol altlarını havada tuttuğunuzda da herşeyim ortada demek istersiniz. Parmaklar kalbe sevgi, eller başa saygı yollar. (Bilgiler Bülent Demirdurak’ın Hindistan isimli kitabından alınmıştır.)

Kumbh Mela Festivali – Haridwar Hindistan
Mart 2010
fotoğraf© Ilgın Erarslan Yanmaz

9 Mart 2010 Salı

Meltem'in Ayakkabıları


Her düğünün, her çiftin kendilerine özel şaşırtıcı, duygusal bir hikayesi mutlaka vardır. Meltem ve Erol 28 Ocak 2010'da evlendiler. Meltem gerçekten bıcır bıcır bir gelin, heyecanlı, enerjik ve sevimli. Nasıl tanıştınız diye soruyorum, keyifle ayrıntısı ile anlatıyor. Onları tanıştıran kızıl bir melek var, yere göğe sığdıramıyor. Uzun ve  romantik bir hikayeleri var. Birgün biryerde tanışırsanız mutlaka anlattırın...

Düğünde çektiğim bir kare var ki, basit ama Meltem ve annesi için çok önemli olduğu kadar beni de çok etkiledi. İlk defa bir annenin yıllar sonra kızının bebeklik ayakkabılarını sakladığı yerden çıkarıp kokladığına şahit oldum. Hikayeyi fotoğrafla yazdım ama Meltem'e dedim ki ''Meltem fotoğraf benim, hikaye senin. Fotoğrafa bakınca o anda yaşadıklarını yazabilir misin?'' Kırmadı beni...

 ''Bundan tam 26 sene önce tatlı bir Meltem geldi dünyaya. Evin neşesi, annesinin babasının prensesi, en kıymetlisi oldu. Seneler hızla akıp geçerken, düşe kalka bıcır bıcır o küçücük ayakkabılarıyla dolasan, gülücükleri eksik olmayan minik kız büyüdü… Çok uzaklardan bir prens geldi sonra ve peri masalı orada başladı. "Ben" leri "biz" yapmışlardı, aşkın gösterdiği yolda arkalarına bile bakmadan ilerliyorlardı. Ve büyük gün geldi…Gelinliğini giymiş, duvağını takmış, son hazırlıklarını yapıyordu. Odasında gelin ayakkabılarını giyerken, anneciğinin senelerden beri sakladığı bebeklik ayakkabılarının küçük pembe kutusu çarptı gözüne. Bu sefer bambaşka bir duyguyla baktı onlara, kendi bebeğinin hayalini kurarak, aynı evden aşkını kutlamak için uzaklaştı…'' Meltem Bicioğlu Mart 2010

Çok sevdiğim bir arkadaşım  Müge Kekeç yaşgünü hediyesi olarak ''Dahiler ve Aşkları'' diye bir kitap almıştı bana. Özcan Erdoğan'ın İkaros Yayınları'ndan. Dahilerin her aşkı romantik değil, her aşk mutlu da bitmiyor, acı dolu olanı çok. Louis Aragon'dan Beethoven'a; Sylvia Plath'den Oscar Wilde'a. Okumanızı öneririm. Kendinizi özleştirdiğiniz bir dahi mutlaka olacaktır. Önsözden bir alıntı '' Bugün bizim için önemli olan; dünyayı kasıp kavuran her türlü savaşın nesnesi durumuna düşürülen ve üzeri kapanan insanın aşktan umudunu kesmemesini ona hatırlatmaktır. Hala yaşanması mümkün olabilecek aşklara öyle çok da uzak olmadığını göstererek, bir dahi'den tutun da kapı komşumuza varıncaya dek her insanın yaşadığı/yaşayabileceği aşkla/aşklarla olan akrabalığımızın altını çizmek, insanın insana olan o insanca yolunu açmaktır. Çünkü o henüz atılmamış adımlara olan inançtır aşk.'' Özcan Erdoğan Cağaloğlu Mart 2008

sevgilerimle,
Ilgın Erarslan Yanmaz

17 Ocak 2010 Pazar

Mumble ile Yaşgünü

Bilinmeyen bir adrese doğru giderken Muammer yaşgünü hediyem ile ilgili ilk talimatı vermişti. ''Bugün nerde ve ne yapıyor olursam olayım kendimi 10 yaşımdan daha büyük hissetmeyecektim''.

80'lerin başında çocuk olmakla, 2000'lerde çocuk olmak çok farklıydı. Ben çocukken bilgisayar ekranı yerine televizyon ekranına bakıyordum ki o da ancak  ''Uçan Kaz Morton'' zamanında renklenmişti... McDonald's, animasyon film nedir bilmiyordum; lunaparklara ve sirklere bayılır, ıslattığım parmaklarımı portakallı oralet kavanozuna sokar, parmağıma yapışan taneleri yalayıp yutardım... Oda dolusu müzikli, sesli, ışınlı, renkli, hareketli oyuncağım yoktu; iki üç tane peluş ayı, tavşan ve köpek, 2-3 tane Fatoş bebek, Çekoslavakya'dan gelen vidalı lego, kağıt, kalem, boya, flüt, plastik kamyonlar, gemiler, doktorculuk ve çay saati takımı... Ama parkta oynayacak çok arkadaşım vardı, demir kaydıraktan kaymaktan popomuz paslanırdı... Playstation yoktu; gazoz kapakları ile maç yapardık... Nesquick yoktu mesela; bol kaymaklı sütü türk kahvesi ile karıştırıp içerdim... Yine de çocuk o zamanda da bu zamanda da çocuk... Heyecanlı, kaygısız, neşeli, inatçı, saf, eğlenceli, korkusuz, savunmasız, süprizlerle dolu, dağınık, hayalperest...



Muammer arabayı İstanbul Forum'un otoparkına sokarken ''Burada mı çocuk olucam'' diye hayıflanmaya başladım içimden.  Alışveriş merkezlerinden çok haz aldığım söylenemez hatta çocuklarını gezmeye getirenlere kızıp dururum. İçeri girer girmez ''Gereksiz büyük, bunu yapana kadar park bahçe yapsalardı, amma çok elektrik harcanıyor, bu kadar mağaza siftahsız çalışıyor'' demeye başlayınca birden yaşımı unuttuğumu farkettim. Günün süprizini ve büyüsünü bozacaktım. ''Muammer ben on yaşında olamayacağım galiba'' dedim.

O da her zamanki pozitif enerjisini koruyarak beni baloncunun yanına sürükleyip ''hangisini istiyorsun'' diye sordu. Gözüm kocaman bir penguene takılmıştı. Hiç tereddüt etmedim hemen uçan pengueni çantama bağladım. Adını Mumble koydum. ''Neşeli Ayaklar'' animasyon filminin şarkı söyleyemediği için dışlanan ama çok iyi dans eden sevimli kahramanı. İnsanlar tuhaf bir şekilde bana bakmaya başlayınca hoşuma gitti, havam değişti çocuklar gibi elimi kolumu sallayarak yürüdüğümü farkettim. Mumble aslında gerçekti ve o da bizimle heryere gelip eğlenecekti. Kahvaltıyı olabildiğince döke saça, hızlı hızlı yaptım. Ekmeği yumurtanın sarısına bandırırken ekmeğe gemi, yumurtaya da deniz muamelesi yaptım. Zorlanmıyordum artık içimden öyle geliyordu. Kahvaltıdan kalkarken tabaktaki yemeğin bir kısmı çocukken bile inanmadığım halde arkamdan ağlıyordu...



Oyun katına çıktık dolanmaya başladık ve ilk önce kendimizi bowling salonunda bulduk. Sabah saatlerinde bomboş harika. Kendimi top yoluna attım yere oturup fotoğraf çektirecektim, görevliden azarı işittim, süklüm püklüm yerime geçtim. İki dakka dursam ne olacak ki! En hafif topu seçtim, rastgele sallamaya başladım. Muammer belki masusçuktan yenilir diye heveslendim ama nafile, Mumble'nin yoğun tezahüratlarına rağmen kazanamadım...



Yine bir oyun salonunda XD Theater ne ola ki diyerekten yerimizi aldık. Denemeyen varsa mutlaka denesin. 4D bir gösteri. Bir taraftan gerçekten rüzgar üfürüyor, öbür yandan müthiş bir ses kulaklarında, üç boyutlu gözlüklerin ardından altında sağa sola yatan, zıplayan titreyen bir koltuk,  ekranın içinde bir vagonla müthiş heyecanlı bir yolculuk yapıyorsun. Üstüne gelen taşları elinle itekliyorsun, vagon tepetaklak olurken koltuğa yapışıyorsun. Dışarı çıktığımızda görevli çocuk dalga geçer gibi ''Çok heyecanlandınız galiba, bayağı bir bağırdınız'' dedi. Aynen öyle ne olmuş yani?...






D&R mağazasında doğruca masal kitaplarının olduğu bölüme gittim. İnanılır değil, bu devirde ebeveyn olmak zor iş. Herşeye sahip olmak ister bu renk ve çeşit dünyasında çocuklar. Görüntüsü yeter reyonların. Bütün kitaplara dokundum, tam gözüme bazılarını kestirmiştim ki, Muammer iştahımı farketmiş olmalı seslendi. Yanına gittiğimde elinde hediye paketi vardı. ''Tarçın sana hediye almış'' dedi. Açtım ve hiç utanmadan bir güzel ağladım. ''Arif Aşçı'nın ''İstanbul'un Sokak Köpekleri'' fotoğraf kitabıydı. Bu esnada büyüyü bir süreliğine bozduk galiba. Çünkü mağazadan çıkarken bir de ufak ajanda aldım kendime. Aslında çocuklar plan, program ve tertipten nefret etmezler mi? Dolanırken Mumble'a Tarçın'ı ne kadar özlediğimi anlattım...



Sinema gişelerinin önünde çocuk filmi var mı diye baktık ama ''Neşeli Hayat'' dışında uygun bir film yoktu. İçimden ''İyi ki Recep İvedik vizyonda değil'' diye geçirdim. Film bir çocuğun yaşamı böylesine bir dram-ironi çerçevesinde anlayabilmesi açısından biraz ağır ama neşeli üstelik çocukların hayal dünyasına atıfta bulunan bir kıssadan hissesi var: Hayat dediğimiz şey, çocukların inandığı yalanlardan daha gerçek değildir!!!



Zumo'da bir mola verdik. Meyve ve  soğuk yoğurdun red edemeyeceğiniz daveti, üstelik kimyasal içermiyor, organik. Satıcıya fıstık ezmeli olanından istiyorum diyorum, yok o değil de bu daha çok talep görüyor diyor. Fıstık ezmesinde inat ettim, koca bardağın dibini de höpürdete höpürdete içtim. Yine de pamuk helvanın yerini tutamaz, bence bundan 100 yıl sonra bile pamuk helva olmalı. Yemesi bu kadar keyifli bir yiyecek azdır. Eline aldığında kocamandır, pamuk gibi havada uçusur. Ağzına attığında ise anında erir,  müthiş bir lezzet. Dilini değdirdiğin yer koyu pembe bir şeker dönüşür. Bittiğinde ise tahta sapa yapışmış olan son lokmalar sıyrılarak alınır. Bu arada 10 yaşındaki bir çocuğu fotoğraf sergisine götürebilirsiniz, çocukların bakış açıları ve yorumları bazen şaşırtıcı olabiliyor...



Akvaryum bir çocuk gözüyle müthiş etkileyici. Atnalı yengeçlerine dokunabiliyor olmak harika bir duygu.  Mumble ve ben suya atlamamak için zor tuttuk kendimizi. Cama dokunsam da bir ara gerçekten hayvanlara dokunuyorum sandım. Akvaryum hiç bitmesin, biz ilerledikçe hayvanlar da bize eşlik etsin, o denizden başka denize sonra yine başkasına geçelim istedim. Denizkızı Ariel olduğumu hayal ettim...




Erdem Şimşek sağolsun yaşgünü pastamı Starbucks'ın rahat koltuklarına gömülerek yedim. Mumları üflerken gelecek sene de çocuk kalabilmeyi diledim. Akşam yemeğine kadar dolandık bir süre; giyim, kozmetik, teknoloji hiçbiri ilgimi çekmedi de bir çocuk mağazasında daha önce bir çocuğun ayağında gördüğüm kurbağa şeklindeki çizmeleri görünce içeriye daldım. Numarayı bulsam kesin alıcam ama 31 numara çizmeye 37 numara ayağı Kül Kedisi'nin üvey ablaları gibi sokmaya çalışmak çok mantıklı değildi...



Karnımız acıktı. Hiçbir yeri beğenmiyorum, onu yemem bunu yemem. En sonunda pizzada karar kıldım. Hem kolay yeniyor, hem de çatal bıçak kullanmak zorunda değilsin. Tıka basa doymuştuk, neredeyse sekiz saattir dolanıyorduk. Eve gitme vakti gelmişti. Otoparka giderken geçmişten günümüze Barbie ve Lego sergisini gördük ama yürüyecek halimiz pek kalmamıştı ve giriş paralıydı. Bu devirde çocukları tüm gün boyunca gezdirip eğlendirmeye çalışmak gerçekten masraflı. Bu şansa sahip olanlar da çok değil zaten. O yüzden artık bir yerde mantıklı bir açıklama yapıp yeter demek gerekiyor sanırım. Aklım sergide kaldı ama bir dahaki sefere...



Alışveriş merkezinden çıkıp arabayla yolda kaybolunca ben de 37 yaşıma geri döndüm, tabelaları yerleştirenlere, alışveriş merkezini buraya yapanlara, trafiğe söylenmeye başladım...

Benim için o gün ve baktığımda her defasında gülümseyerek anımsadığım fotoğraflarım müthiş bir hediye oldu. O yaşların duygularıyla hareket edebiliyor olmak, görebiliyor, hissedebiliyor olmak meğersem ne de çok özlediğim bir şeymiş. Umarım sizi de içinizdeki çocuğu ortaya çıkartıp mutlu edebilecek sevenleriniz vardır ya da belki siz birine böyle bir süpriz yapmak istersiniz. İçimizdeki çocuk bazen bizimle saklambaç oynuyor olabilir ama gerçekten ararsanız eminim onu bulabilirsiniz.

Mumble mı merak ettiniz? Odada, uyuduğumda bana göz kulak oluyor. Bu ara pek sohbet edemiyoruz, havası kaçtı biraz, helyumla beslendikten sonra yeniden eski enerjisine kavuşacak umarım...

sevgilerimle,

ILGIN Erarslan Yanmaz
fotoğraflar Muammer Yanmaz









3 Ocak 2010 Pazar

Tarçın'ın Fotoğraf Albümü



Tarçın 2009’un 9 Kasım gecesi herkese sevgilerini gözleriyle ileterek vedalaştı. Giderken yanında olmayan sevenlerine ve özleyenlerine selam söyledi. Havlayıp kulaklarını sağır ettiklerinden… Gece yatağına çıkıp uyutmadıklarından… Tabağından yemeklerini yürüttüklerinden… Hepsinden özür diledi. Ayrıca kendisine bakan ve ondan hiçbir konforu esirgemeyenlere, onunla bıkmadan oyun oynayanlara teşekkür etti. Vasiyetinde tasmasını ve mamalarını Atilla Bey'in köpeklerine, mama ve su tasını Kına'ya, diş tartar ve Canvit ilacını ihtiyacı olacak bir köpeğe, oyuncaklarını yavru kedi ve köpeklere, aylık gelirini sokak hayvanlarına, battaniyesini ve fotoğraflarını bize, yani ailesine bıraktı... 13 yaşındaydı ve tarçın renginde bir İspanyol cookerdı... Ailenin minik oğluşuydu...

Son kez veterinere gittiğimizde Muammer iphone ile o mahzun bakışlarının, zayıflamış bedeninin fotoğraflarını çekmişti. Eve gidip onu son kez sevdiğimde yanımda fotoğraf makinem vardı ama çekecek hiç fırsatım olamamıştı. Ertesi gün Tuzla Hayvan Mezarlığı’na gittiğimizde makine yine yanımdaydı. Bir hayvan mezarlığının bu kadar bakımlı, yeşilliklerle kaplı olacağı aklımdan geçmemişti hiç. Özel yapılmış mezar taşları, süslenmiş mezarlar, oyuncaklar... İnanılmazdı… Fotoğraf çekmeyi istedim ama yapamadım. Makineyi Muammer’e verdim ve Tarçın gömülürken çekmesine izin verdim...

Aynı hafta Tarçın'ın 13 yıl boyunca ve hatta son 3 gününde çekilen tüm fotoğraflarını hem kendim hem de ailem için bastırdım; çoğalttım.

Anneannem öldüğü zaman fotoğrafını çekmemiş, gerek duymamış ve hatta beyaz çarşafın altında gördüğüm cansız bedenini, ifadesiz sandığım yüzünü o şekliye anımsamamak için gün boyu en güzel fotoğraflarına bakıp durmuştum. O zaman neden Tarçın’ın fotoğraflarının çekilmesine izin vermiştim, gerek duymuştum?

Uzunca bir süre bunu düşündüm durdum. Bir sebep bulmaya çalıştım. Fotoğrafın amacı neydi? Neden fotoğraf çekiyorduk? Neyin fotoğrafını çekiyorduk? Fotoğraflarda sadece mutlu anlarımızı mı hatırlamak istiyorduk?

Tarçın öldüğünde kardeşim Ayşe Almanya’da master tezini yazıyor, Fransa’da çok önemli bir sunuma hazırlanıyordu,  ölümünü ancak bir ay sonra söyleyebildik.  Bu süre içinde nasıl haber vereceğimizi, hangi kelimelerle anlatacağımızı düşündük.  Öğrendiği zaman herşeyi ayrıntılarıyla anlatacaktık ve kelimelerin yetersiz kaldığı durumlarda ise son  fotoğrafları belge niteliğini taşıyacaktı. ‘’Tarçın, işte bu kadar hastaydı…. Mezarı yeşil bir vadiye bakıyor… Tasmasını mezar taşı yaptık…’’ Bir çok cümlede anlatmak istediğimizi bir fotoğraf daha kolay, doğrudan ve çarpıtmadan anlatacaktı. Üstelik yoruma gerek yoktu, yorum Ayşe’ye ait olacaktı.

Anneannemi kaybettiğimde ölümden korktuğum ve ölümünü kabullenemediğim için ölümü anımsatacak her şeyden kaçınmıştım. Tarçın’ın ölümünde ise acının da, üzüntünün de unutulmaması gereken duygular olduğu gerçeğini kavradım. Şimdi albümündeki fotoğraflara baktığımda hem gülüyor, hem ağlıyor, hem de özlüyorum… Tarçın’ı iyileştirmeye çalışan veterinerine teşekkür ediyorum, Tuzla Hayvan Mezarlığı ve Rehabilitasyon Merkezi kurucularına, çalışanlarına minnet duygularımı sunuyorum.

Fotoğraflar olmasaydı duygularım farklı mı olurdu? Şimdiki zaman için değil belki ama insan hafızası kitap dolu bir oda gibi. Eski kitaplar yenilerine yer açmak için odanın en dibine doğru itiliyor. Yani aslında hafızamız nankör, olayların üzerinden vakit geçtikçe bizde bıraktığı etkisi de azalıyor ya da unutuluyor. Ancak fotoğraflarla anımsamak istediğimiz ya da anımsanmasını, anılmasını istediğimiz anlara, olaylara, yerlere ve zamana geri dönüşümüz daha kolay oluyor…

ILGIN Erarslan Yanmaz

ölüm ve fotoğraf  üzerine: