17 Ocak 2010 Pazar

Mumble ile Yaşgünü

Bilinmeyen bir adrese doğru giderken Muammer yaşgünü hediyem ile ilgili ilk talimatı vermişti. ''Bugün nerde ve ne yapıyor olursam olayım kendimi 10 yaşımdan daha büyük hissetmeyecektim''.

80'lerin başında çocuk olmakla, 2000'lerde çocuk olmak çok farklıydı. Ben çocukken bilgisayar ekranı yerine televizyon ekranına bakıyordum ki o da ancak  ''Uçan Kaz Morton'' zamanında renklenmişti... McDonald's, animasyon film nedir bilmiyordum; lunaparklara ve sirklere bayılır, ıslattığım parmaklarımı portakallı oralet kavanozuna sokar, parmağıma yapışan taneleri yalayıp yutardım... Oda dolusu müzikli, sesli, ışınlı, renkli, hareketli oyuncağım yoktu; iki üç tane peluş ayı, tavşan ve köpek, 2-3 tane Fatoş bebek, Çekoslavakya'dan gelen vidalı lego, kağıt, kalem, boya, flüt, plastik kamyonlar, gemiler, doktorculuk ve çay saati takımı... Ama parkta oynayacak çok arkadaşım vardı, demir kaydıraktan kaymaktan popomuz paslanırdı... Playstation yoktu; gazoz kapakları ile maç yapardık... Nesquick yoktu mesela; bol kaymaklı sütü türk kahvesi ile karıştırıp içerdim... Yine de çocuk o zamanda da bu zamanda da çocuk... Heyecanlı, kaygısız, neşeli, inatçı, saf, eğlenceli, korkusuz, savunmasız, süprizlerle dolu, dağınık, hayalperest...



Muammer arabayı İstanbul Forum'un otoparkına sokarken ''Burada mı çocuk olucam'' diye hayıflanmaya başladım içimden.  Alışveriş merkezlerinden çok haz aldığım söylenemez hatta çocuklarını gezmeye getirenlere kızıp dururum. İçeri girer girmez ''Gereksiz büyük, bunu yapana kadar park bahçe yapsalardı, amma çok elektrik harcanıyor, bu kadar mağaza siftahsız çalışıyor'' demeye başlayınca birden yaşımı unuttuğumu farkettim. Günün süprizini ve büyüsünü bozacaktım. ''Muammer ben on yaşında olamayacağım galiba'' dedim.

O da her zamanki pozitif enerjisini koruyarak beni baloncunun yanına sürükleyip ''hangisini istiyorsun'' diye sordu. Gözüm kocaman bir penguene takılmıştı. Hiç tereddüt etmedim hemen uçan pengueni çantama bağladım. Adını Mumble koydum. ''Neşeli Ayaklar'' animasyon filminin şarkı söyleyemediği için dışlanan ama çok iyi dans eden sevimli kahramanı. İnsanlar tuhaf bir şekilde bana bakmaya başlayınca hoşuma gitti, havam değişti çocuklar gibi elimi kolumu sallayarak yürüdüğümü farkettim. Mumble aslında gerçekti ve o da bizimle heryere gelip eğlenecekti. Kahvaltıyı olabildiğince döke saça, hızlı hızlı yaptım. Ekmeği yumurtanın sarısına bandırırken ekmeğe gemi, yumurtaya da deniz muamelesi yaptım. Zorlanmıyordum artık içimden öyle geliyordu. Kahvaltıdan kalkarken tabaktaki yemeğin bir kısmı çocukken bile inanmadığım halde arkamdan ağlıyordu...



Oyun katına çıktık dolanmaya başladık ve ilk önce kendimizi bowling salonunda bulduk. Sabah saatlerinde bomboş harika. Kendimi top yoluna attım yere oturup fotoğraf çektirecektim, görevliden azarı işittim, süklüm püklüm yerime geçtim. İki dakka dursam ne olacak ki! En hafif topu seçtim, rastgele sallamaya başladım. Muammer belki masusçuktan yenilir diye heveslendim ama nafile, Mumble'nin yoğun tezahüratlarına rağmen kazanamadım...



Yine bir oyun salonunda XD Theater ne ola ki diyerekten yerimizi aldık. Denemeyen varsa mutlaka denesin. 4D bir gösteri. Bir taraftan gerçekten rüzgar üfürüyor, öbür yandan müthiş bir ses kulaklarında, üç boyutlu gözlüklerin ardından altında sağa sola yatan, zıplayan titreyen bir koltuk,  ekranın içinde bir vagonla müthiş heyecanlı bir yolculuk yapıyorsun. Üstüne gelen taşları elinle itekliyorsun, vagon tepetaklak olurken koltuğa yapışıyorsun. Dışarı çıktığımızda görevli çocuk dalga geçer gibi ''Çok heyecanlandınız galiba, bayağı bir bağırdınız'' dedi. Aynen öyle ne olmuş yani?...






D&R mağazasında doğruca masal kitaplarının olduğu bölüme gittim. İnanılır değil, bu devirde ebeveyn olmak zor iş. Herşeye sahip olmak ister bu renk ve çeşit dünyasında çocuklar. Görüntüsü yeter reyonların. Bütün kitaplara dokundum, tam gözüme bazılarını kestirmiştim ki, Muammer iştahımı farketmiş olmalı seslendi. Yanına gittiğimde elinde hediye paketi vardı. ''Tarçın sana hediye almış'' dedi. Açtım ve hiç utanmadan bir güzel ağladım. ''Arif Aşçı'nın ''İstanbul'un Sokak Köpekleri'' fotoğraf kitabıydı. Bu esnada büyüyü bir süreliğine bozduk galiba. Çünkü mağazadan çıkarken bir de ufak ajanda aldım kendime. Aslında çocuklar plan, program ve tertipten nefret etmezler mi? Dolanırken Mumble'a Tarçın'ı ne kadar özlediğimi anlattım...



Sinema gişelerinin önünde çocuk filmi var mı diye baktık ama ''Neşeli Hayat'' dışında uygun bir film yoktu. İçimden ''İyi ki Recep İvedik vizyonda değil'' diye geçirdim. Film bir çocuğun yaşamı böylesine bir dram-ironi çerçevesinde anlayabilmesi açısından biraz ağır ama neşeli üstelik çocukların hayal dünyasına atıfta bulunan bir kıssadan hissesi var: Hayat dediğimiz şey, çocukların inandığı yalanlardan daha gerçek değildir!!!



Zumo'da bir mola verdik. Meyve ve  soğuk yoğurdun red edemeyeceğiniz daveti, üstelik kimyasal içermiyor, organik. Satıcıya fıstık ezmeli olanından istiyorum diyorum, yok o değil de bu daha çok talep görüyor diyor. Fıstık ezmesinde inat ettim, koca bardağın dibini de höpürdete höpürdete içtim. Yine de pamuk helvanın yerini tutamaz, bence bundan 100 yıl sonra bile pamuk helva olmalı. Yemesi bu kadar keyifli bir yiyecek azdır. Eline aldığında kocamandır, pamuk gibi havada uçusur. Ağzına attığında ise anında erir,  müthiş bir lezzet. Dilini değdirdiğin yer koyu pembe bir şeker dönüşür. Bittiğinde ise tahta sapa yapışmış olan son lokmalar sıyrılarak alınır. Bu arada 10 yaşındaki bir çocuğu fotoğraf sergisine götürebilirsiniz, çocukların bakış açıları ve yorumları bazen şaşırtıcı olabiliyor...



Akvaryum bir çocuk gözüyle müthiş etkileyici. Atnalı yengeçlerine dokunabiliyor olmak harika bir duygu.  Mumble ve ben suya atlamamak için zor tuttuk kendimizi. Cama dokunsam da bir ara gerçekten hayvanlara dokunuyorum sandım. Akvaryum hiç bitmesin, biz ilerledikçe hayvanlar da bize eşlik etsin, o denizden başka denize sonra yine başkasına geçelim istedim. Denizkızı Ariel olduğumu hayal ettim...




Erdem Şimşek sağolsun yaşgünü pastamı Starbucks'ın rahat koltuklarına gömülerek yedim. Mumları üflerken gelecek sene de çocuk kalabilmeyi diledim. Akşam yemeğine kadar dolandık bir süre; giyim, kozmetik, teknoloji hiçbiri ilgimi çekmedi de bir çocuk mağazasında daha önce bir çocuğun ayağında gördüğüm kurbağa şeklindeki çizmeleri görünce içeriye daldım. Numarayı bulsam kesin alıcam ama 31 numara çizmeye 37 numara ayağı Kül Kedisi'nin üvey ablaları gibi sokmaya çalışmak çok mantıklı değildi...



Karnımız acıktı. Hiçbir yeri beğenmiyorum, onu yemem bunu yemem. En sonunda pizzada karar kıldım. Hem kolay yeniyor, hem de çatal bıçak kullanmak zorunda değilsin. Tıka basa doymuştuk, neredeyse sekiz saattir dolanıyorduk. Eve gitme vakti gelmişti. Otoparka giderken geçmişten günümüze Barbie ve Lego sergisini gördük ama yürüyecek halimiz pek kalmamıştı ve giriş paralıydı. Bu devirde çocukları tüm gün boyunca gezdirip eğlendirmeye çalışmak gerçekten masraflı. Bu şansa sahip olanlar da çok değil zaten. O yüzden artık bir yerde mantıklı bir açıklama yapıp yeter demek gerekiyor sanırım. Aklım sergide kaldı ama bir dahaki sefere...



Alışveriş merkezinden çıkıp arabayla yolda kaybolunca ben de 37 yaşıma geri döndüm, tabelaları yerleştirenlere, alışveriş merkezini buraya yapanlara, trafiğe söylenmeye başladım...

Benim için o gün ve baktığımda her defasında gülümseyerek anımsadığım fotoğraflarım müthiş bir hediye oldu. O yaşların duygularıyla hareket edebiliyor olmak, görebiliyor, hissedebiliyor olmak meğersem ne de çok özlediğim bir şeymiş. Umarım sizi de içinizdeki çocuğu ortaya çıkartıp mutlu edebilecek sevenleriniz vardır ya da belki siz birine böyle bir süpriz yapmak istersiniz. İçimizdeki çocuk bazen bizimle saklambaç oynuyor olabilir ama gerçekten ararsanız eminim onu bulabilirsiniz.

Mumble mı merak ettiniz? Odada, uyuduğumda bana göz kulak oluyor. Bu ara pek sohbet edemiyoruz, havası kaçtı biraz, helyumla beslendikten sonra yeniden eski enerjisine kavuşacak umarım...

sevgilerimle,

ILGIN Erarslan Yanmaz
fotoğraflar Muammer Yanmaz









3 Ocak 2010 Pazar

Tarçın'ın Fotoğraf Albümü



Tarçın 2009’un 9 Kasım gecesi herkese sevgilerini gözleriyle ileterek vedalaştı. Giderken yanında olmayan sevenlerine ve özleyenlerine selam söyledi. Havlayıp kulaklarını sağır ettiklerinden… Gece yatağına çıkıp uyutmadıklarından… Tabağından yemeklerini yürüttüklerinden… Hepsinden özür diledi. Ayrıca kendisine bakan ve ondan hiçbir konforu esirgemeyenlere, onunla bıkmadan oyun oynayanlara teşekkür etti. Vasiyetinde tasmasını ve mamalarını Atilla Bey'in köpeklerine, mama ve su tasını Kına'ya, diş tartar ve Canvit ilacını ihtiyacı olacak bir köpeğe, oyuncaklarını yavru kedi ve köpeklere, aylık gelirini sokak hayvanlarına, battaniyesini ve fotoğraflarını bize, yani ailesine bıraktı... 13 yaşındaydı ve tarçın renginde bir İspanyol cookerdı... Ailenin minik oğluşuydu...

Son kez veterinere gittiğimizde Muammer iphone ile o mahzun bakışlarının, zayıflamış bedeninin fotoğraflarını çekmişti. Eve gidip onu son kez sevdiğimde yanımda fotoğraf makinem vardı ama çekecek hiç fırsatım olamamıştı. Ertesi gün Tuzla Hayvan Mezarlığı’na gittiğimizde makine yine yanımdaydı. Bir hayvan mezarlığının bu kadar bakımlı, yeşilliklerle kaplı olacağı aklımdan geçmemişti hiç. Özel yapılmış mezar taşları, süslenmiş mezarlar, oyuncaklar... İnanılmazdı… Fotoğraf çekmeyi istedim ama yapamadım. Makineyi Muammer’e verdim ve Tarçın gömülürken çekmesine izin verdim...

Aynı hafta Tarçın'ın 13 yıl boyunca ve hatta son 3 gününde çekilen tüm fotoğraflarını hem kendim hem de ailem için bastırdım; çoğalttım.

Anneannem öldüğü zaman fotoğrafını çekmemiş, gerek duymamış ve hatta beyaz çarşafın altında gördüğüm cansız bedenini, ifadesiz sandığım yüzünü o şekliye anımsamamak için gün boyu en güzel fotoğraflarına bakıp durmuştum. O zaman neden Tarçın’ın fotoğraflarının çekilmesine izin vermiştim, gerek duymuştum?

Uzunca bir süre bunu düşündüm durdum. Bir sebep bulmaya çalıştım. Fotoğrafın amacı neydi? Neden fotoğraf çekiyorduk? Neyin fotoğrafını çekiyorduk? Fotoğraflarda sadece mutlu anlarımızı mı hatırlamak istiyorduk?

Tarçın öldüğünde kardeşim Ayşe Almanya’da master tezini yazıyor, Fransa’da çok önemli bir sunuma hazırlanıyordu,  ölümünü ancak bir ay sonra söyleyebildik.  Bu süre içinde nasıl haber vereceğimizi, hangi kelimelerle anlatacağımızı düşündük.  Öğrendiği zaman herşeyi ayrıntılarıyla anlatacaktık ve kelimelerin yetersiz kaldığı durumlarda ise son  fotoğrafları belge niteliğini taşıyacaktı. ‘’Tarçın, işte bu kadar hastaydı…. Mezarı yeşil bir vadiye bakıyor… Tasmasını mezar taşı yaptık…’’ Bir çok cümlede anlatmak istediğimizi bir fotoğraf daha kolay, doğrudan ve çarpıtmadan anlatacaktı. Üstelik yoruma gerek yoktu, yorum Ayşe’ye ait olacaktı.

Anneannemi kaybettiğimde ölümden korktuğum ve ölümünü kabullenemediğim için ölümü anımsatacak her şeyden kaçınmıştım. Tarçın’ın ölümünde ise acının da, üzüntünün de unutulmaması gereken duygular olduğu gerçeğini kavradım. Şimdi albümündeki fotoğraflara baktığımda hem gülüyor, hem ağlıyor, hem de özlüyorum… Tarçın’ı iyileştirmeye çalışan veterinerine teşekkür ediyorum, Tuzla Hayvan Mezarlığı ve Rehabilitasyon Merkezi kurucularına, çalışanlarına minnet duygularımı sunuyorum.

Fotoğraflar olmasaydı duygularım farklı mı olurdu? Şimdiki zaman için değil belki ama insan hafızası kitap dolu bir oda gibi. Eski kitaplar yenilerine yer açmak için odanın en dibine doğru itiliyor. Yani aslında hafızamız nankör, olayların üzerinden vakit geçtikçe bizde bıraktığı etkisi de azalıyor ya da unutuluyor. Ancak fotoğraflarla anımsamak istediğimiz ya da anımsanmasını, anılmasını istediğimiz anlara, olaylara, yerlere ve zamana geri dönüşümüz daha kolay oluyor…

ILGIN Erarslan Yanmaz

ölüm ve fotoğraf  üzerine: