26 Mart 2010 Cuma

''Namaste''

Hindistan’a ilk defa 2004 yılında gittim. Bolca video görüntüm olmasına karşın film makinamı bisikletli rikşada unutunca sadece 5 makara filmle döndüm. Geri geldiğimde bir daha gideceğime neredeyse emindim...

Hindistan keşfedilmeyi bekleyen yönleriyle defalarca çağırır sizi. Bu tezatlar ülkesi, ‘’Hindistan yavaştan kendini sevdirir.’’ (Mazhar’ın bu sözleri Teoman’ın sayesinde yolculuğun sloganı oldu) Biz oradayken Steve McCuryy’nin Haridwar’da olduğuna dair bilgiler ulaştı ve yanlış anımsamıyorsam 50 defadan fazla gelmişti bu topraklara.

Hindistan’ı ilk defa fotoğraflamak haz verici ve kolaydır. Her an, her insan ilginçtir, ışık ve renklere karşı koyamazsınız, gözünüz bayram eder... Ama göz alıştıkça iş zorlaşır, gözün yanında mantık, akıl, duygular da harekete geçer, fazla bilgi yorar. En azından benim için öyle oldu ve bu gidişimde aklım çok karıştı, tutuldum kaldım. Tutukluğumu her saniye deklanşöre basarak atmaya çalıştığımda ise yanlış bir şey yaptığım düşüncesine kapıldım. Yine de renklerin ve ışığın peşinde koşmaktan vazgeçmedim. Ama bir kararsızlık ve huzursuzluk bütün yolculuk boyunca yokladı her fotoğrafta. Hindistan’ı ve insanlarını anlayabilmek için kimi zaman bu gelgitlerin olumlu etkileri oldu. Ancak kimi zaman da fotoğraftan çok sadece olan bitene yoğunlaşmama sebep olduğu için de olumsuz etkileri... Hindistan’da hem etrafınızda yaşanananları anlayabilmek, algılayabilmek, hem de iyi fotoğrafı yakalayabilmek kolay değil bence. Benim gibi iki amacı aynı anda hedeflerseniz eksik kalan bir yanı mutlaka olacaktır. O yüzden Hindistan’ a üçüncü defa mutlaka gideceğim, bundan eminim...

40 Renk Fotoğraf Projesi’nin birinci rengi Hindistan yolculuğunda bize mükemmel bir şekilde rehberlik eden, koruyup kollayan, Hindistan’ın belki de en iyi yerli rehberi Sanjay’ı bulan, vegetable Teoman Cimit’e, mağarada büyük ekranında fotoğraflarını görüp ''aynı yerdeydik ama ben niye göremedim'' diye hayıflanıp durduğum, yolculuk boyunca açılarını ve ışığını takip ettiğimiz fotoğraf eğitmenimiz Ali Baba’ya, bu fikri oluşturan Koptur’a ve uyumlu, neşeli ve paylaşımcı ekibimize çok teşekkür ederim. http://www.dunyaninrenkleri.com/koptr/dr-hindistan-fotograf-2010.asp

Gezinin başından beri Hindistan fotoğraflarımı çeşitli konu başlıkları altında sunmak istedim. Dolayısıyla hem bilgileri toparlamak hem de fotoğrafları konumlandırmak biraz zaman alıyor. İlk seri Hindistan’daki taşıt ve insan ilişkisi üzerine olacak.

Şimdilik ‘’Anlamlar’’ serisindeki ilk fotoğrafım ‘’Namaste’’

Namaste: Hindistan’da dile, dine, etnik kökene bakılmaksızın her kapıyı açan sihirli sözcük. Namo saygı, Aste göstermek anlamına gelir. İki eli birleştirdiğinizde herşeyi kucakladığınız ve kol altlarını havada tuttuğunuzda da herşeyim ortada demek istersiniz. Parmaklar kalbe sevgi, eller başa saygı yollar. (Bilgiler Bülent Demirdurak’ın Hindistan isimli kitabından alınmıştır.)

Kumbh Mela Festivali – Haridwar Hindistan
Mart 2010
fotoğraf© Ilgın Erarslan Yanmaz

9 Mart 2010 Salı

Meltem'in Ayakkabıları


Her düğünün, her çiftin kendilerine özel şaşırtıcı, duygusal bir hikayesi mutlaka vardır. Meltem ve Erol 28 Ocak 2010'da evlendiler. Meltem gerçekten bıcır bıcır bir gelin, heyecanlı, enerjik ve sevimli. Nasıl tanıştınız diye soruyorum, keyifle ayrıntısı ile anlatıyor. Onları tanıştıran kızıl bir melek var, yere göğe sığdıramıyor. Uzun ve  romantik bir hikayeleri var. Birgün biryerde tanışırsanız mutlaka anlattırın...

Düğünde çektiğim bir kare var ki, basit ama Meltem ve annesi için çok önemli olduğu kadar beni de çok etkiledi. İlk defa bir annenin yıllar sonra kızının bebeklik ayakkabılarını sakladığı yerden çıkarıp kokladığına şahit oldum. Hikayeyi fotoğrafla yazdım ama Meltem'e dedim ki ''Meltem fotoğraf benim, hikaye senin. Fotoğrafa bakınca o anda yaşadıklarını yazabilir misin?'' Kırmadı beni...

 ''Bundan tam 26 sene önce tatlı bir Meltem geldi dünyaya. Evin neşesi, annesinin babasının prensesi, en kıymetlisi oldu. Seneler hızla akıp geçerken, düşe kalka bıcır bıcır o küçücük ayakkabılarıyla dolasan, gülücükleri eksik olmayan minik kız büyüdü… Çok uzaklardan bir prens geldi sonra ve peri masalı orada başladı. "Ben" leri "biz" yapmışlardı, aşkın gösterdiği yolda arkalarına bile bakmadan ilerliyorlardı. Ve büyük gün geldi…Gelinliğini giymiş, duvağını takmış, son hazırlıklarını yapıyordu. Odasında gelin ayakkabılarını giyerken, anneciğinin senelerden beri sakladığı bebeklik ayakkabılarının küçük pembe kutusu çarptı gözüne. Bu sefer bambaşka bir duyguyla baktı onlara, kendi bebeğinin hayalini kurarak, aynı evden aşkını kutlamak için uzaklaştı…'' Meltem Bicioğlu Mart 2010

Çok sevdiğim bir arkadaşım  Müge Kekeç yaşgünü hediyesi olarak ''Dahiler ve Aşkları'' diye bir kitap almıştı bana. Özcan Erdoğan'ın İkaros Yayınları'ndan. Dahilerin her aşkı romantik değil, her aşk mutlu da bitmiyor, acı dolu olanı çok. Louis Aragon'dan Beethoven'a; Sylvia Plath'den Oscar Wilde'a. Okumanızı öneririm. Kendinizi özleştirdiğiniz bir dahi mutlaka olacaktır. Önsözden bir alıntı '' Bugün bizim için önemli olan; dünyayı kasıp kavuran her türlü savaşın nesnesi durumuna düşürülen ve üzeri kapanan insanın aşktan umudunu kesmemesini ona hatırlatmaktır. Hala yaşanması mümkün olabilecek aşklara öyle çok da uzak olmadığını göstererek, bir dahi'den tutun da kapı komşumuza varıncaya dek her insanın yaşadığı/yaşayabileceği aşkla/aşklarla olan akrabalığımızın altını çizmek, insanın insana olan o insanca yolunu açmaktır. Çünkü o henüz atılmamış adımlara olan inançtır aşk.'' Özcan Erdoğan Cağaloğlu Mart 2008

sevgilerimle,
Ilgın Erarslan Yanmaz